Borcunuz ne kadar?

Önce "borcunuz var mı" diye sormam gerekirdi değil mi? Borcunuz var ise sonrasında bunun ne kadar olduğunu sormak anlamlı olurdu. Ama ben öyle yapmadım. Doğrudan borcunuzun miktarını sorarak yazımın başlığını belirledim.

Çünkü borcu olmayan hiç kimse yoktur. Yüksek gelirleri olan başarılı doktorlar, hukukçular, iş insanları, milletvekilleri, genel müdürler, mühendisler, sanatçılar... Yüzünüzü çevirmeyin öte tarafa; sizler de borçlusunuz.

"Ne yaptım ise kendi çabamla yaptım. Hiç kimseye borçlu değilim. Dişimle tırnağımla kazıya kazıya, hiç kimseden beş kuruşluk bir yardım almadan bu mevkiilere ulaştım" diye böbürlenenlere, ilk sorumu sorarak yazıma devam edeyim.

Sizce bizi karnında taşıyıp doğuran annelerimize, sırf bu hammallık yüzünden gün başına ne kadar borçluyuzdur?

"Annelik bunu gerektirir" şeklinde beylik bir cevap vermeyin lütfen. Diyelim ki doğa annelere bu görevi vermemiş de, bu iş ücret karşılığında yapılan bir şey... Neticede, bugün hayatta isek, bu hammalık sayesinde öyle değil mi?

Ben sordum anneme. Günlüğüne 5 dolar isterim dedi gülerek... Dolardan filan anladığından değil de, havalı olsun diye sanırım dolar üzerinden konuştu. Bana kıyamadığı için de kafasından "5" gibi mütevazı bir rakam attı.

Annemle böyle hayati bir hammallık için pazarlık edecek halim yok. Aldım elime hesap makinesini, 1400 dolar gibi bir rakam buldum. Günlüğüne 50 dolar deseydi, 14000 dolar ile karşı karşıya kalacaktım. Beş altı yaşlarıma kadar her meme verişinin, her bokumu temizleyişinin, her zırladığımda uykusunu bölüp ayağa kalkışının, her hastalandığımda yüreğinin pır pır edişinin yevmiyesini sormadım. Her bir işlem için "100 dolar" dese, "biraz indirim yap" mı diyeceğim?

Haydi babaları es geçelim. Bugünkü bilgi ve görgü düzeyimizin temellerini atan ilkokul öğretmenimizin günlük yevmiyesi ne kadardır sizce? "Babam çalışıp vergi verdi, devlet de öğretmenimin maaşını o gün ödedi" şeklinde sığ bir düşünceye kapılmayın sakın... Ama bir bedel talep etse, inanın altından kalkamayız.

Bugün bizim biz olmamıza, tecrübe kazanmamıza, olgunlaşmamıza, pişmemize katkıda bulunmuş olan mahalle arkadaşlarımıza, köşedeki kırtasiyeci bilge amcaya, yazın yanında çırak olarak çalıştığımız filozof bakkala borcumuz ne kadardır? Laf aralarında bilgi dağarcığımıza sokuşturdukları şeyler için bir ücret ödemiş miydik onlara?

Ya o yaşamımıza şekil veren filmlerin senaristlerine, yönetmenlerine, artistlerine olan borcumuzu, sinema gişesine bir kereliğine bıraktığımız üç beş lira ile ödemiş oluyor muyuz?

Romanlar, dergiler, gazeteler, fikir kitapları ve makalelerin bize kattıklarını ölçtük mü hiç? Ölçüp de bedellerini tespit ettik mi? Tespit ettikten sonra da ödemesini yaptık mı? Yok..! Kitabı aldık, kitapçıya şu kadar lira ödedik, sen sağ ben selamet.

Borçluyuz. Mecburen borçluyuz. Otomatik olarak borçluyuz.

Kemiklerimizi kalınlaştıran o yediğimiz elmaların ağaçlarına, kirazların dallarına, kebap yapıp yediğimiz kuzulara, aldığımız havaya, içtiğimiz suya, kovandaki arıya, anne babamıza, kardeşlerimize, komşularımıza, arkadaşlarımıza, öğretmenlerimize, işçilerimize, eşlerimize, çocuklarımıza, sözün kısası tüm ekolojiye borçluyuz. Kime ve neye temas etmiş isek, hepsine borçluyuz.

Bütün bunlar için birer borç senedi düzenlenmemiş olması, bizim üstü kapalı olarak borçlu olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Önce, "ne yaptıysam kendim yaptım" teranesini bir kenara bırakmalıyız. Bu, dünyadaki en saçma ve en yalan yargıdır. Pratikte imkanı yoktur.

Şimdi gelelim, bu borçlarımızı nasıl ödeyeceğimize... Öyle ya; üç kağıtçılar dışında hiç kimse borçlu yaşamak ve borçla göçüp gitmek istemez.

Borcumuzu asıl alacaklılara ödemeye kalksak, bunu zaten başaramayız. Nereden bulacağız ilkokul öğretmenimizi, oturmayı kalkmayı öğrendiğimiz babaannemizi, izlediğimiz o muhteşem ve mesaj dolu filmin yönetmenini, içtiğimiz sütlerin keçilerini, yediğimiz balların arılarını... Annemize koşup borcumuzu ödemeye kalksak, bize kıyıp da zaten bir şey almaz. Ama bu borçtan da kurtulmak gerekir; öyle değil mi?

Öncelikle şunu net olarak bilmeliyiz ki, doğduğumuzdan bu yana yaşamımıza temas eden herkes ve herşey, alacağını "temlik" etmiştir. Buna hukuk dilinde "alacağın temliki" denir. Yani, "benim alacağım var ama, bu alacağımdan filanın lehine feragat ettim. Bundan sonra, benim yerime O alacaklıdır" demektir.

Pekiiii... O kim?

İşte zurnanın zırt dediği bir yer daha: O, yoksul ve yoksun olandır..!

Yaşamımız boyunca, "küçük dağları ben yarattım" afra tafrasını bir kenara bırakıp, ihtiyacımızdan fazlasını ihtiyaç sahiplerine "vererek" borçlarımızdan kurtulabiliriz. Çünkü asıl alacaklılar, alacaklarını "ihtiyaç sahipleri" lehine üstü kapalı olarak "temlik" etmişlerdir.

Senetsiz sepetsiz oluşan bu borç alacak sistemi ve bunun ödeme şekli böyle belirlenmiştir. Bana sorarsanız, çok merhametli, çok adaletli ve çok mantıklı...

Mustafa Orhan METİN - 2011

Diğer deneme yazıları