Ayasofya

Hikaye bu ya...

Milattan sonra hele bilmem kaçıncı yılda, Hristiyanlar Hicaz bölgesini işgal etmişler. Mekke ve Medine sınırları içinde bulunan irili ufaklı bütün camileri yine cami olarak bırakmışlar ve Müslümanlara dönüp, “biz dini inanışlara saygılıyız, sizin ibadetlerinizi engellemeyeceğiz” demişler."

Fakat gelin görün ki, Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kâbe’yi kiliseye çevirmişler. Üzerinde Kur’an ayetleri yazılı olan siyah örtüyü kaldırıp, çatıya kocaman bir haç dikmişler. Dikmişler ama, o cümleyi de sürekli tekrarlamaktan geri durmamışlar: “Biz bütün dinlere karşı hoşgörülüyüz..!”

Bu durum Müslümanların içini yakmış elbette... Karalar bağlamışlar. Evet; neredeyse bütün cami ve mescitler işgalciler tarafından kendilerine bırakılmış ama, asıl kutsal kabul ettikleri, etrafında döndükleri, duvarlarına yüz sürdükleri Kâbe, ne yazık ki artık kiliseymiş göz göre göre...

Kâbe’yi Müslümanların elinden alıp kiliseye çeviren o zamanki kral Mehfatius, kendi halkı tarafından kutsanmış, tarih boyunca ismi ilahilerde, ayinlerde en baş köşeye yazılmış.

Gel zaman git zaman nice krallar ölmüş, nice yeni krallar gelmiş ve bir kaç yüzyıl sonra başa geçen kral Kemmusius, “olmaz böyle canım, adamların en kutsal yerlerini ellerinden almışız, biz en iyisi bu Kâbe’yi kilise olmaktan çıkartıp, müze yapalım” demiş.

Kral Kâbe’yi müze yapmasına yapmış ama, binaya verilen bu yeni statü doğal olarak Müslüman halk açısından bir kıymet ifade etmemiş. Üstelik Hristiyan dindarlar da, kralın bu kararına son derece içerlemişler. Onu dinsizlikle itham ederek, “neticede atalarımız burayı kılıç zoru ile aldılar ve kılıç hakkı olarak bu bina bize anamızın ak sütü gibi helaldir” demişler. Ardından, Kâbe’yi tekrar kiliseye çevirmek amaçlı uzun yıllar sürecek bir mücadeleye girişmişler.

Yine nice krallar gitmiş, yerlerine başka krallar gelmiş. Mutaassıp Hıristiyan halk, her yeni gelen kralın Kâbe’yi yine kiliseye çevireceği umudu ile bekleşmişler. Yıllar içinde gösteriler yapmışlar, kilise ayinlerinin çıkışlarında sloganlar atmışlar, kavgalar çıkarmışlar. Prensler kral olabilmek için bu konuyu propaganda amaçlı kullanmışlar, bunu bir yara gibi gösterip kaşıdıkça kaşımışlar.

Nihayet günlerden bir gün yeni kral Kasretaus, Kâbenin statüsünü tekrar değiştirerek onu kilise haline çevirmiş. Müslümanlar açısından yine bir şey değişmemiş ama, dindar Hristiyanlar mes’ut bahtiyar olmuşlar, hatta bayram etmişler.

Bu statü değişiklikleri yüzyıllar boyunca böyle devam etmiş. Kralın biri gelip kilise yapmış, başka bir kral müze yapmış, bir başkası tekrar kilise yapmış, Müslümanların en kutsal mekanı Kâbe, pinpon topu gibi bir o tarafa gitmiş, bir bu tarafa... Tarih içinde beşyüz kez statü değiştirmişler.

Sonunda, Hıristiyan rahipleri bu durumu Tanrı’ya sorup, onun fikrini almaya karar vermişler. Kâbe’nin içinde yaptıkları ruhban toplantısında, “Ey yüce Tanrımız sence bu durum nasıl olmalı? Müslümanların elinden aldığımız bu Kâbe, kilise olarak mı kalmalı, yoksa müze olarak mı kullanılmalı, sen ne dersin?” diye sormuşlar.

Sorunun sorulması ile cevabın verilmesi arasından bir saniye bile geçmemiş. Belli ki Tanrı, soruyu hiç düşünmeden anında cevaplamış: “Asıl sahiplerine, yani Müslümanlara geri verin..!”

Küçük taş binanın içinde soğuk bir rüzgar esmiş. Çünkü bu, hiç ihtimal vermedikleri bir cevapmış. Öyle ya, yüzyıllar boyunca hep iki seçenek üzerinden tartışmışlar, üçüncü seçenek olan “asıl sahiplerine geri verme” seçeneğini hiç akıllarına getirmemişlerdi.

Başrahip biraz da sitem ederek, “Ey yüceler yücesi... Bizim gibi gerçek bir dine sahip olanların, ellerindeki bu kutsal yapıyı kâfir müslümanlara geri vermesini nasıl istersin? Biz bütün bu mücadeleyi senin hakkını hukukunu yüceltmek ve seni memnun etmek için yapıyoruz” demiş.

Tanrı çok soğukkanlı ve bilgece, “Bana rüzgar yapmayın... Avukatlığınıza veya memnun etme çabalarınıza ihtiyacım yok... Yaratırken bir yardımcı kullanmadığım gibi, yargılarken ve adaleti sağlarken de bir yardımcı kullanmayacağım. Hem sizin dininizin gerçek olduğunu, diğerlerinin yalan olduğunu nereden biliyorsunuz? Yoksa sizin kulağınıza daha önce bir şey mi fısıldadım? Hakikatin tekelini elinizde tutma özgüvenini nereden alıyorsunuz, doğrusu çok merak ediyorum” demiş.

Ve eklemiş: “Biriniz gelip öbürünün binasını zapt ediyor, öbürünüz geliyor berikinin binasına toprağına konuyor. Ben müteahhit veya yapı malzemesi satan bir tüccar değilim. Sizlerin yağmurdan ve güneşten korunma amacı ile yaptığınız ve adına ibadethane dediğiniz binalarla da ilgili değilim. Bunlar sizin konularınızdır. Yapmayın demiyorum; yapın. Ama beni de bu toplara girmeye zorlayarak kendinize yandaş aramayın.”

Ve yine eklemiş: “Kim kafir, kim imanlı, bu bir yargılama konusudur ve bu yargılama hakkı sadece bendedir. Yoksa yargılama konusunda aranızda bana yardımcılık veya ortaklık yapmak isteyen aptallar mı var? Aklınızı başınıza toplayın ve aralarınızdaki işleri adalete, hakkaniyete, merhamete, paylaşıma uygun şekilde yürütmenin peşine düşün.”

Başrahip şaşkınlıkla ve biraz da utangaçlıkla sormuş: “Ne gibi?”

Cevap gelmiş: “Bir malı veya hakkı hak sahiplerinin elinden almamak veya alınmış ise de özür dileyerek hak sahiplerine iade etmek gibi...”

============

Hikaye bu kadar. Gelelim yazımın başlığı olan Ayasofya’ya... Biliyorsunuz, Ayasofya Ortodoks Hıristiyanlar için sıradan bir kilise değildir. Hatta denilebilir ki, Müslümanlar için Kâbe ne ise, Ortodoks Hristiyanlar için de Ayasofya hemen hemen odur. Doğrudur, yanlıştır, böyledir, böyle değildir konuları ayrı bir tartışma konusudur ama vakıa budur ve esas itibari ile itikatlar tartışılmaz.

Ya da bu Ayasofya konusuna hiç girmeyeyim ki başınızı daha fazla ağrıtmış olmayayım. Hikayedeki isimleri, yerleri, sıfatları değiştirip, yerlerine başka isimler, kavramlar koyarak yazımı tekrar okuyun. Göreceksiniz ki adalet, merhamet ve paylaşım şablonunu hangi konuya uygularsanız uygulayın, sonuç asla değişmez.

Mustafa Orhan METİN - 1998

Bu deneme yazısını paylaşabilirsiniz.

Diğer deneme yazıları